Bir Füsun Onur portresi

Füsun Onur’un diğer pek çok yapıtında olduğu gibi doğrudan müziksel referanslar taşıyan Emre Baykal küratörlüğünde Arter’de açılan Opus II – Fantasia sergisi vesiyesiyle Ayşegül Sönmez’in kaleminden bir Füsun Onur portresi yayınlıyoruz.

 

İlkokuldaydı. Kumla oynar biçimler oluştururdu. Daha sonra aynı şeyi kille yaptı. Dokuzuncu sınıftaydı. Babası öldü. Babası on bir yaşındayken öldü.

Babası ölmeden önce ona kil vermişti.

Heykeltraş olmaya bir gazete haberi okuduğunda karar verdi.

Güzel Sanatlar Akademisi’nde kadın sanatçı Ayperi Balkan hakkında bir haberdi bu…

Ayperi Balkan’ı hiç tanımıyordu oysa…

Onunla hiç tanışmadı.

Gazetede onun heykel okuduğunu okumuştu.

O da nedense heykel okuyabileceğine karar vermişti.

Hiç de umudu yoktu.

Okula onu almazlardı. Ağır işçilik gerektiriyordu sanki…

Türkiye’de kendini bulamadı.

Güzel sanatlar akademisinde öğretmeni, “kütüphaneye gidin, bir heykeltraşı beğenirseniz onun bir yapıtının taklidini yapabilirsiniz ama ben sizden başka bir şey yapmanızı ve bana sizin niye bunu o heykeltraşın da neden kendi yaptığı heykeli yaptığını açıklamanızı istiyorum” dedi.

Bu konuda çekingendi.

Kopya çekmek istemiyordu.

Olduğu yerde sayamazdı.

Akademi’ye gitmeden önce Brancusi’yi beğeniyordu.

Akademiden sonra Fullbright bursuyla Amerika’ya gitti.

Kendini bulmak için.

Amerika’da kendini bulmak için başkalarına hiç bakmadı.

Sergilere hiç gitmedi.

Okuldayken, Baltimore’dayken bile…

Bir keresinde bir arkadaşı şöyle dedi:

“İyi bir sergi var. Benle gelip görmen lazım”

“Yorgunum” diye karşılık verdi.

Arkadaşı heyecanla sergideki heykelleri anlattı.

Onu da heyecanlandırdı. Koşarak sergiye gitti. Hayalini kurduğu şeyle karşılaşmadı. Eve geri döndü.

Heykellerini yapar sonra yıkardı. Soyut çalışmak istiyordu.

Heykellerini beğenmiyordu.

Amerika’daki öğretmeni Brabansky ona “Goethe de böyle yaparmış. Nietzche de böyle yaparmış. Yaratıcısın, içindeki sese göre hareket ediyorsun, ama böyle devam edersen kendini mahvedeceksin” dedi.

Bunun üzerine Goethe okudu.

Ardından Nietzsche

Brabansky bol bol Sartre’dan bahsederdi.

Onu da okudu.

1967 yılında yazmaya karar verdi.

Bir tez yazacaktı:

(İsmi bir Stanislav Lem romanını fena halde andıracak bir tez.)

“Sanat objesinin olası bir dünyada olası kendisi, var olmanın bir olanağı olarak kendi yararına kamuya sunulması.”

Tez hiç yayınlanmadı.

Bir kez daha eve geri döndü. Türkiye’ye…

Çünkü ülkesine yararlı olmak istiyordu.

Kavramsal sanat mı, enstalasyon mu yaptığını bilmiyordu.

Önemi de yoktu. Kendi sesini dinleyerek yapıyordu her ne yaparsa.

Pek çok insan için de bunun adı saçmalıktı.

“Sonsuza kadar böyle sergi mi açacaktı?”

“Neden başka bir meslek düşünmüyordu?”

Düşünmüyordu.

Türkiye’deki ilk sergisini Taksim’de 1970 yılında düzenledi.

Akademide öğretmen olmak için başvurduğunda bölüm başkanı bu uzun saçlı kadının yaptıklarını beğenmediği gibi bir yerde görse çöpe atacağını söyledi.

İlk sergisinde adım adım heykelin bileşenlerini elden geçirdi.

İkinci sergisinde mekan içerisinde tanımlanan açık biçimleri gösterdi.

Sadece biçim düşünüyordu.

“İçeriden gelen karanlık bir şeyi.”

Annesi pek çok şey toplardı, kartpostallar, biblolar…

Bir gün onu çağırdı. “Yeterince büyüdün bunlar sende durabilir” diyerek içi altın yaldızlı kartpostallarını ona verdi.

Bunu hiç unutmadı.

Bir de şunu…

Birisi bir gün onlara beyaz bir kedi getirmişti.

Yavru bir kedi. Annesi ona dedi ki “bir süre kediye dokunmayın çünkü yolculuk geçirdi. Önce besleyelim, sonra seversiniz.” Sonra birdenbire tam o kediyi sevmeye hazırlanırken kedi hastalandı.

Onlara kediyi getiren kadın kediyi alıp götürdü.

Kediyi hiç sevemedi.

Sevemediği kediyi unutmadığı kadar kediyi sevemeyişini ve sevmek isteyişini de unutmadı.

Kavramsal sanat, enstalasyon ya da sürrealizmle ilgilenmedi.

Onların Türkiye şubesi olmakla hiç.

İlk kavramsal sanatçı olmakla hiç hiç…

Yapıtlarını düşünürken uykuyla uyanıklık arasındaydı.

Bir yapıtı düşünürken uyumak elinden gelmedi hiç.

Yapıtlarını hep kendi için üretti.

Boyalı Tahta ile 1974 yılında ödül kazandı.

Bu denize nazır rasyonalliğini kaybetmiş birbirine tutunmuş tahta biçimler iğretilikleriyle ve doğrulamayışlarıyla belki de baştan ayakta zor duruşlarıyla ışıkla, gölgeyle, uzamla ve zamanla hiçbir zaman doğrultamayacağı tutkulu ama kendine mahsus ilişkisinin introlarıydı.

Pek çok boyalı tahta yapacaktı.

1971 Paris Bienali’ne de bir boyalı tahtasını götürecekti.

Ama aynı dönemde cam formlarla da ilgilenecekti.

Aynı dönemde pleksi ve camı birlikte değerlendirdiği biçimler de üretecekti.

Aynayı da işin icine kattığı bazen sadece küp bir köpüğü oyarak içindeki mekanı aradığı heykel objeler de yaratacaktı.

1974 yılındaysa hazır bir bebekten buluntu objeden cilalı tahta ve aynalı Nar Kız’ı bu mekan araştırmasından muafdı.

 

Bu sanki Füsun Onur’un o her zaman üzerine düşünülmeyen hikayeci, edebi yönünün ilk örnekleriydi.

Ona aceleyle minimalist, militarizmle kavramsal sanatçı, sıkışınca sürrealist demişlerdi.

Oysa o hazır bebek aracılığıyla düşündüğü biçim değildi.

İçinden gelen çocukluk, kadınlık, yetişkinlik, doğduğu evde büyümüşlük, Boğaz’da oturmuşluğunun beslediği büyüttüğü karanlığın onlarca kez çıkacağı bir dışarıydı.

 

 

 

1976 tarihli müzikli koltuk bir başka dışarıya çıkışıydı bu karanlığın.

Evin içine, hatırlamanın ölçek şaşırtıcı doğasına karşı hınzır bir buluştu aynı zamanda…

Oturduğum evin hemen arkasında Fenerbahçe Dalyan, Iğrıp sokak No:2’de Gülsün Erbil, İnci Yazıcı, Siren Ökten, Güler Umur, Ayten Doğu ile birlikte açtıkları sergi 6 Kadın 6 Davranış başlığını taşıyordu. Yaptığı sergi katalogunda “karışık gereç” olarak tariff edilmişti.

22 Temmuz 1983’tü tarih.

Tavrı assemblage’dı. Tuvali andıran mekana çeşikli ipler, kafes dokular tutturmuştu. Aradığı ve muhtemelen bulamadığı biçimdi.

Terk edilmiş eşyaların düşü’nde de…

Müzik o yüzden önemliydi.

Kendisi de başlı başına bir mekan ve hatırlatıcı ve biçim olarak…

Müzik dinlediği zaman neredeyse ona dokunabiliyordu:

“Yumuşak veya sert ağır veya hafif ışıltılı ya da karanlık….”

Müziğin uzayda kendine yarattığı alanı hissetmesi, 1990’lardan itibaren yaptıklarını bir besteci gibi tasarlamasına neden oldu.

Opus II Fantasia’da örgü şişleriyle altın renkli yumaklar çalınması belki mümkün olmayan ama dinlemesi mümkün olan bir beste yaratır/çalar.

2015 yılında katıldığı 14. İstanbul Bienali’ndeki yakalanamaz balıkçı teknesiyle de öyle…

Bu yazıyı yazarken bu işi deneyimleyen bir sanat eleştirmeni olmuş mu diye kontrol ettim. Olmadığı gibi bu tekneyi nasıl yakalarız diye sormuş bir yazar. Küratör Carolyn Christov-Bakargiev İstanbul Trendy’in terasında bir saat beklemesini tavsiye etmiş “mutlaka geçiyor” diyerek…

Şiirli balıkçı teknesi, Füsun Onur’un son bestesi dinlemesi zor düşünmesi mümkün olanı.

Pek çok işinde olduğu gibi işin içinde geçen zamana ilişkin uyuşuk olduğu kadar dindirilemez sesler var.

Hiçbir zaman nostaljik olmayan Onur’un geçirdiği şimdiler…

Sevdiği Giotto kadar yaldızlı, yalnız ve çoğu tecrübe edilemez ama sanatçı tarafından tercüme edilebilen nice vakitler…

Ve tiyatrosallıktan bucak bucak uzak oluşunda onu miras edinen genç eğilimlerde tespit ettiğim bu tiyatrosallığın onda asla bulunmayışında geçmiş hikayelere değil, asla bir hikaye anlatmaya kalkışmayışının, uyku ile yine uyku arasında geçen hikayelerdeki işte o vakitlere tutunuşunun ve elbette tutunamayışının büyük rolü var sanırım.

Füsun Onur, Opus II – Fantasia, 2001 [2021], Arter Koleksiyonu, (Fotoğraf: flufoto)

(Bu yazı ilk kez 2016 tarihinde İstanbul Art News dergisinde yayımlanmıştır.)

Bir Füsun Onur portresi yazısı ilk önce SANATATAK üzerinde ortaya çıktı.